Zırhlı Bedenler, Mucizevi Zihinler

Türkiye’de Kadın Olmanın Nörolojik Faturası

Yarın 8 Mart Dünya Kadınlar Günü. Vitrinlerdeki süslü indirimleri, klişeleşmiş kutlama mesajlarını ve bir günlüğüne hatırlanan nezaket kurallarını bir kenara bırakalım. Gelin bugün gerçekleri, o yaldızlı kelimelerin ardındaki kanayan yaralarımızı, eşsiz zihinlerimizi ve boyun eğmeyen ruhlarımızı konuşalım. Her 8 Mart’ta aynı ezberi dinleriz: Kadının gücü, kadının direnişi, kadının bitmek bilmeyen varoluş mücadelesi… Çoğu zaman omuzlarımızı gururla kabartan bu “güçlü kadın” övgülerinin ardında, gecenin bir yarısı herkes uyuduğunda içten içe kendimize sorduğumuz o yakıcı soru yatar: Peki ama neden hep bu kadar “güçlü” olmak, neden hep savaşmak zorundayız?

Bilimsel olarak baktığımızda kadın beyni, evrenin en kusursuz ve büyüleyici iletişim ağıdır. Sağ ve sol yarımküreleri birbirine bağlayan o devasa sinir ağı (korpus kallozum) öylesine güçlü ve kalındır ki; bir kadın aynı anda kriz çözebilir, empati kurabilir, yarını planlayabilir ve karşısındakinin kalbindeki kırıklığı tek bir bakıştan okuyabilir. Bu anatomik farklılık, analitik düşünceyi yöneten sol beyin ile sezgileri ve duyguları işleyen sağ beyin arasında saniyede milyonlarca verinin gidip gelmesini sağlar.Zihnimizin tıkır tıkır işleyen bu eşsiz tasarımı, doğanın bize bahşettiği en büyük mucizedir.

Ancak bu mucize, Türkiye gibi bir coğrafyada çoğu zaman özgürce sergilenen bir yetenek değil, acımasız bir mecburiyettir. Bizim buralarda kadın olmak; karanlık bir sokakta yürürken arkasındaki ayak seslerini dinlemek, iş yerinde aynı emeği verip görünmez cam tavanları yumruklamak, “el alem ne der” mahkemelerinde her gün sessizce yargılanmaktır. Her sabah haberlerde yeni bir kız kardeşimizin şiddet kurbanı olduğunu, sırf “hayır” dediği için hayattan koparıldığını izlerken yutkunamamaktır. Sistemin bu bitmek bilmeyen dayatmaları yüzünden, beynimizin alarm merkezi olan amigdala sürekli devrededir. O yüzden evet, bu ülkede kadın çok güçlüdür. Ama bu güç çoğu zaman bir seçim değil, hayatta kalma refleksidir.

Eşitsizliğin ve ezilmişliğin gölgesinde, bize sürekli “Ne kadar güçlüsünüz, her şeye nasıl da dayanıyorsunuz!” derler. Zorunlu “güçlü kalma” durumu, sinir sistemini sempatik tonda, yani kesintisiz bir “savaş ya da kaç” modunda kilitler. Oysa biz doğuştan zırhlı doğmadık. O dışarıdan görünen, hayranlık uyandıran fethedilemez “güçlü” duruş, aslında bedenin hayatta kalmak, şiddetten korunmak, çocuklarımıza siper olmak için sürekli stres hormonu (kortizol) salgılayarak ödediği ağır bir nörolojik faturadır.

Yine de boyun eğmedik, eğmiyoruz da.

Tarihe dönüp bir bakın… Kurtuluş mücadelesinde cepheye mermi taşıyan Şerife Bacıların, Kara Fatmaların bu topraklara ektiği o cesaret tohumu; bugün bir adliye koridorunda hakkını arayan, fabrikada nasırlı elleriyle direnen, sırf okuyabilmek için onca baskıya göğüs geren gencecik kızlarımızın ruhunda yaşamaya devam ediyor. Bizler sadece tarih kitaplarının yazdığı kahramanlar değiliz; bizler şiddet dolu bir evden valizini alıp çıkma cesareti gösteren, evladını tek başına onuruyla büyüten bugünün isimsiz kahramanlarıyız. Geçmişin çarıklı ayaklarıyla yürüyen kadınlarının ruhu, bugün kendi ayakları üzerinde durmak için tırnaklarıyla kazıyan modern Türkiye kadınının kalbinde atıyor.

Ama biliyorum, çok yorgunsunuz. Bazen o “güçlü kadın” pelerinini çıkarıp atmak, sadece insan olmak, korkmak, ağlamak ve şefkatle sarmalanmak istiyorsunuz. Sonuna kadar haklısınız. İşte en büyük sır da tam bu noktada saklıdır. Dışarıdan kusursuz çalışan bir savaş makinesi gibi duran o zihnin derinliklerinde, aslında güvenli bir alan bulduğunda şefkate aç, minicik, narin bir kedi yavrusu yatar. O kedi yavrusu, bu zorlu şartlarda zarar görmemek için yıllarca aslan taklidi yapmak zorunda kalmıştır. Her sese kulak kabartır, pençelerini hep hazır tutar. Bu, kronik stresten tükenmiş sinir sisteminin onarılmak için “dinlen ve yenilen” moduna (parasempatik sisteme) geçiş yapma çığlığıdır.

Şimdi durun ve hayal edin… O kedi yavrusu gerçekten güvende hissettiğinde, o zırhları çıkarmasına izin verildiğinde ne olur?

Salgılanan oksitosin (bağ kurma hormonu), amigdalanın o susmak bilmeyen alarm çanlarını susturur. Kedi yavrusu sadece kıvrılıp uyumaz; o eşsiz merakıyla dünyayı keşfetmeye başlar, sınırları zorlar. Çünkü kortizolün baskısı kalktığında, beynin ödül ve motivasyon merkezi olan dopamin yolları açılır. Nöroplastisite, yani beynin yeni bağlantılar kurma ve kendini yeniden yaratma mucizesi, en çok kadın kendini güvende ve baskısız hissettiğinde zirveye ulaşır. Kadının asıl gücü, o bitmek bilmeyen dayanıklılık testlerinde değil; şefkatte, yaratıcılıkta ve yaşama sevincindedir.

Hak savunuculuğumuz, eşitlik mücadelemiz tam da bu yüzdendir: Hiçbir kadının hayatta kalmak için “savaşçı” olmak zorunda bırakılmadığı, şiddet korkusuyla arkasına bakmadığı, o mucizevi zekasını sadece kendini korumak için değil, dünyayı inşa etmek için kullanabildiği bir gelecek kurmak için. Bizler sadece krizleri savuşturan, şiddete direnen savaşçılar olmak zorunda değiliz. Bizler, o muntazam çalışan beynimizle sanatı var eden, bilimi şekillendiren, sevgiyi inşa eden, kederi umuda, yokluğu berekete çeviren birer simyacıyız.

Bu 8 Mart’ta aynaya baktığınızda sadece nelerin üstesinden geldiğinizi, sırtınızdaki yaraları veya ne kadar yorulduğunuzu görmeyin. Kendi zihninizin o muazzam kapasitesini, o yaralara rağmen ayakta kalan görkemli ruhunuzu görün. Sizi bugüne getiren o yorgun zırhlarınızı sevin, evet onlar sizi korudu… Ama o zırhın altındaki kedi yavrusuna da artık şunu fısıldayın:

“Senin o kusursuz zihnin, sadece hayatta kalmak ve şiddete direnmek için değil; kendi mucizeni özgürce yaşamak ve bu dünyayı güzelleştirmek için tasarlandı. Şimdi pençelerini saklayabilirsin; çünkü asıl gücün, kendi mucizeni korkusuzca yaşamaktır.”

Eğilmeyen başınıza, o kusursuz zihninize ve kocaman yüreğinize selam olsun.

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir